Anasayfa » ADIYAMAN TARİHİ » ADIYAMAN-SEMSUR

ADIYAMAN-SEMSUR

1950’li yıllarda Adıyaman’ın 7 Mahallesi, 10 bin civarında nüfusu vardı; şehirde herkes birbirini tanır, hele mahalleler Adıyaman Kalesinin doğu hudutları, “Gavur Mahallesi” ve Meşhur Gölebatmaz Çeşmesini de burada saymalıyım. Kale hakkında birçok rivayet varsa da tarihi gerçek,  Abbasi sultanlarından Mansur döneminde Komutanlardan Cevanna tarafından yaptırıldığıdır. Bu nedenle kalenin yapımından sonra Abbasi Selçuklu ve Osmanlı dönemlerinde ismi “Hısn-ı Mansur” olarak anılmıştır. Köylüler hala “Semsur” olarak adlandırmaktadır. Eskisaray’daki  Gölebatmaz çeşmesinin suyu  Osmanlı döneminde Hısn-ı Mansur  Şehir Eminlerinden (Belediye başkanı) biri tarafından  dağdan  künklerle getirilmiştir. Şehrin çok önemli kaynak suyu olarak çınarın kuzey ve kuzey doğusundaki evlerin kuyuları, Eskisaray çeşmesi ve Paşa Hamamına (eski hamam) kadar önemli bir bölümünün su ihtiyacını karşılamaktaydı.  Bizim evimizdeki kuyu da suyunu oradan alan kuyulardan birisiydi; bu nedenle karşı komşular bize su almaya gelirdi. Gölebatmaz Çeşmesi şehirde varlığını günümüze kadar korumuş ender pınarlardan birisidir.         Gâvur Mahallesine gelince, Eskisaray mahallesinin güneydoğusunda mahallenin 50-60 haneli küçük bir bölümünü oluşturmaktaydı. Eskisaray Mahallesi hudutları içinde olduğu halde, halk tarafından  “Gâvur Mahallesi “ olarak adlandırılmıştır.   Günümüzde restorasyon geçirip ayakta kalarak Vatikan eliyle faaliyetini sürdüren kilise çevresinde,  o yıllarda çoğu nalbant, çulcu, demirci, kalaycılık zenaatlarıyla ile uğraşan “Süryani Kadim” Mezhebine mensup, Katolik mezhebi ve Vatikan’la ilgileri olmayan Süryaniler oturmaktaydı.  “Gavur Mahallesi” çocukları  diğer mahalle çocukları tarafından “Gavur” diyerek horlanırken, bizler için  bazen beraber oyunlar oynayıp, yortular(Bayram)’ında   pişmiş yumurta  tokuşturduğumuz   mahalle arkadaşlarımızdı….

Süryanilerin kökleri Hz. İbrahim dönemindeki Aramilere kadar uzanmaktadır. Hıristiyanlık dönemlerindeki inançları da eski Arami kültürü üzerine kurulmuş olup; Hz. Allah’ı  “Bir” bilip, Hz. İsa’yı ilahlaştırmadan peygamber olarak kabul etmektedirler.  İnançlarından dolayı Bizanslı Rum’lar tarafından oldukça büyük zulümlere uğramışlardır. Bu nedenle yöreye Hz. Ömer zamanında gelen İslam komutanlarını kurtarıcı olarak görmüş ve onlara yardımcı olmuşlardı. Esasen Hz. İsa’yı ilahlaştırmadıkları için inançları İslam âlimlerince, Müslümanlara en yakın Hıristiyan mezhebi olarak kabul edilmektedir. Abbasiler, Selçuklular ve Osmanlı yönetim dönemlerinde devlete sadık ve itaatkâr olarak yaşamış, Ermeni isyanları sırasında Müslüman halkın ve devletin yanında yer almışlardır. Dolayısıyla Ermeniler Tehcire gittiklerinde onlar yerlerinde kalmışlardı. Ermeniler yöreye M.S. 10.yy. sonrası geldikleri halde, onlar tarihin çok eski çağlarından beri o yörede yerleşik konumdaydı. Adıyamanlı sanatkârların, sanat alanında yetişmelerinde önemli katkıları olmuştur.     Eskisaray Mahallesi Osmanlı yönetimin bir döneminde orada Hükümet konağı olduğu için bu isimle anıldığı sanılmaktadır. Hükümet sarayı muhtemelen ya Camii ya da bu günkü Biraralık İlköğretim okulunun yerinde olmalıdır. Okul yapılmadan önce orada bulunan eski kalıntılar, bu düşünceyi desteklemektedir; zaten bu okul eski temel kalıntılarının üzerine kurulmuştu.      Kaleye çıkıp baktığımızda Eskisaray Mahallesi diğer mahallelerden daha büyük görünür ve yeşil örtüsü oldukça genişti.  Gerek mahallenin coğrafi konumu,  gerekse de Adıyaman’ın batıya açılan kapısı olması nedeniyle sosyoekonomik altyapı ve kentleşme bu mahalle çevresinde şekillenmiştir. Vilayet olduktan sonraki yıllarda yeni bir  ilkokul, ortaokul, Vali konağı, lise ve birçok kamu binasının bu mahalle hinterlandı içerisinde yapılmış olması,  bu günkü kentsel yapılaşmada da mahallenin öne çıkmasında önemli etken olmuştur.

 

Biraz da vilayet olmadan önceki Adıyaman kasabasının genel yerleşim yapısından bahsedersek, kalenin çevresinde kurulu 7 mahallenin en uzak noktası batıdan doğuya bugünkü Eskisaray karakolundan Sıratut Camisine, kuzeyden güneye şimdiki Belediye binasından Musalla mahallesindeki sonradan yapılan Atatürk ilkokuluna kadar olan mesafeydi. Tek-tük ahşap sundurmalı konak türü, üzeri tenekeyle kaplı çatılı evler bulunmaktaydı ise de çoğu avlulu, kerpiç ve ahşap malzemeden yapılmış, üzerleri toprak damla kaplı evlerdi. Yazları çok sıcak geçtiğinden birçok evin damında çevresi çığdan tenteleri olan tahtlar bulunurdu. Akşamları bu tahtlar da yemekler yenir ve geceleri de üzerlerinde yatılırdı. Kaleden bakıldığında evlerden sonra bahçe ve dereler, onlardan sonra hububat ve bakliyat tarlaları,  üzüm bağları, fıstıklık ve incirlikler, yol boylarınca hayır ve hasenat için dikilmiş dut ağaçları, bahçelerin çitlerindeki sarı ve pembe kuşburnu gülleri, dere ve bahçelerdeki ceviz, mişmiş, nar, elma ve erik, Adıyaman zirai kültürünün ortak ürünleriydi. Hayvancılılığa gelince birçok evin ahırı ve orada sütünden istifade için beslediği birkaç küçükbaş ya da büyükbaş hayvanı olurdu. Gündüzleri bu hayvanlar çoban nezaretinde toplanarak yayılmak için mera ve otlaklara götürülür, akşamları gün batımına yakın evlere dönerdi.  Çarşısı ise, Eskisaray, Yenipınar ve Hocaömer camileri çevresinde sonradan oluşan birkaç dükkânı saymazsak,  tamamı bu günkü çarşıdaki tek katlı eski dükkânlardan ibaretti.      Çarşıda eski Ahilik lonca kültürünün kalıntılarını devam ettirmeye çalışan esnaf ve sanatkârların yanında, ziraat, el sanatları ve sanayi ürünleri satan küçük ölçekli tüccarlar ayrı ayrı sokaklarda faaliyetlerini sürdürürlerdi. Bulundukları sokaklar o esnafın ismiyle “Köşker Pazarı”, “Oturakçı Pazarı”, ”Attar Pazarı” olarak anılırdı. Esnafın çoğunun bağ ve bahçesi olduğu gibi, halkın büyük bölümü ilkbahardan itibaren evlerini bağ ve bahçelere taşır,  sonbahara kadar oralarda yaşarlardı. Gündüzleri şehre ticaret erbapları dükkânlarında çalışmak ve ihtiyaç sahipleri de ihtiyaçlarını karşılamak için inerdi. Bağ ve bahçelerde kurulan ve sökülüp taşınabilen hurma tahtlar yazlık ev olarak, yaşamın önemli bir parçasıydı. Çocukluğumuzda yaşadığım bağ gecelerinin lezzetini hala dimağımda taşımaktayım.     Vilayet olduktan sonraki yılarda sosyoekonomik ve güvenlik nedenlerle köyden kente göçlerle, o bahçe ve bağların yerini apartman ve iş merkezleri aldı. O güzelim kasaba büyüyüp şehre dönüştükçe şehir ve orda yaşayanların sorunları da büyüdü… Sonunda modernite ve global kültür diğer şehirlerde yaptığı gibi şehrin kültürel kimliğini tarihin arşivine kaldırdı. Şimdilerde eski kültürle yeni oluşmaya başlayan kültür arasında geçiş dönemi yaşamaktadır. Şehir büyüyüp apartman ve iş merkezleri yükseldikçe o heybetli insanların torunları da daralıp mutsuzlaşarak yeni kültürün içerisinde kaybolup gittiler. Buna paralel olarak Eskisaray’ın o devasa çınarı da iyice küçülüp adeta bir top ireyhan (reyhan)’ a dönüştü.  Ama olsun benim hayalimde o çınar ve şirin kasaba hep yaşadı ve yaşayacak. Şimdilerde yaşadığım kalabalık şehrin üzerime gelip beni boğmasından kurtulmak için evimdeki çalışma odamda o hayalimdeki şehri gezerek,  Gölebatmaz pınarının kalaylı tasından bir tas su içip, çınarın üstündeki kuşların cıvıltısını duymaya çalışıyorum.

Adıyamanlı hemşerim şair ve yazar Ebubekir Aytekin           “Eskisaray Çınarı”nı ne güzel anlatmış.

 

ESKİSARAY ÇINARIKimler dikmişti acep; hangi yıl, koca çınar?/ Sen hala yaşıyorsun; şimdi nerede onlar.Her yaz serin gölgende gölgelenir insanlar./ Hemen yanı başında yıllardır akar pınar.Kim bilir ne söylerdin anlasaydık dilinden/ Diriler bilmez seni, belki ölenler anlar.Dulkadiroğlu Beyi yaptırırken camiyi/ Var mıydın sen o zaman, akar mıydı bu sular?Kuruyan dallarını kesmişler şimdi senin,/ Şarıl şarıl dibinde bu gün hala o su var.Yaprakların düşerken güz mevsimi üstüme/ Bizi sensiz bırakma, kuruma güzel çınar.    Biraz da ilkokul maceramdan bahsetmek istiyorum. Bir yaz günü muhtarla ve bir azayla beraber sonradan ilköğretim memuru ve başöğretmen Abdulkadir Bey olduğunu öğreneceğim üç kişililik bir heyet kapımızı çaldı. Kapı arkasından annemler kim olduklarını sorduğunda “Okula öğrenci yazıyoruz; evde erkek varsa kapıya çıksın dediler”. Evin,   o anda evde bulunan erkeği(!) ben olduğum için annem beni kapıya gönderdi. Kaç yaşında olduğumu sorduklarında “sekiz” dedim.  Hâlbuki altı yaşındaydım. Çocukken hep yaşımı büyük göstermekten zevk alırdım. Nüfus cüzdanımı sordular, evde aradık ama bulamadık.”Babam dükkâna götürmüştür.” dedim, itiraz etmediler; onlar sordu ben söyledim; deftere yazdılar. “Senden daha büyük olup okula gitmeyen kimse var mı?” diye sorduklarında ablamın olduğunu söyledim; “Kaç yaşında?” diye sorduklarında “on” dedim. Hâlbuki 13-14 yaşlarındaydı onu da yazdılar. Akşam babam eve gelip,  sevinçle müjde verdiğimde biraz da afallayarak, “ sen bu yaşta, ablan o yaşta nasıl okula gideceksiniz ?” diye gülmüştü. Nitekim ablam ilköğretim çağını geçmiş olduğundan okula gidemedi.      O yıllarda çocuklar dükkânlarda çırak, tarlalarda tarım işçisi olduğundan kimse çocuğunu kolay kolay okula göndermek istemiyordu; bu nedenle sınıflar kasap ve kunduracı çıraklarıyla doluydu; hatta 4 ve 5. sınıflarda “hışt” (hançer) taşıyan çocuklar bulunmaktaydı.       Okul günü geldiğinde siyah önlüğü giyip, beyaz yakayı takarak kolumdan tutup babam beni şehrin tek okulu olan Yeniyol ilkokuluna götürdüğünde o kalabalığın içerisinde kendimi mahşerde sandım. Sınıflara ayrıldığımızda ben Zeki Hocanın(Adıyaman) sınıfına düştüm. Sınıfın en küçük ve en sıska çocuğuydum. Zeki Hoca, bir sınıfa bir de bana baktı “Oğlum seni niye okula getirdiler?” diye sordu. Beni sınıfa kabul etmeyeceğini sanıp, korkarak ağlamaya başladım. Hoca yüzüme bakıp başındaki fötr şapkayı çıkararak uzun süre başını kaşıdı, belli ki bir şeyler düşünüyordu. Sonra bana dönerek “Hadi sen de çıtıpıtlak ol.” diyerek ön sıralardan bir yer gösterdi. Çocuklar gülüştüler. İşte o günden sonra bir sömestri boyunca benim adım “ çıtıpıtlak” olarak kaldı.  Çoğu yoklamada adım da okunmuyordu. Herkes karnesini aldığı halde ben karne alamadım. Çıtıpıtlağın ne olduğunu işte o zaman öğrendim. Bu talihsiz başlangıç beni okul yaşamından tam soğutacağı sırada imdadıma Bahriye Erkmen hoca yetişti.       Okulda Süryani ve köylerden göç etmiş köylü çocuklar da vardı; 4 ve 5. Sınıftaki azman çocukların onlara yaptığı eziyetleri burada anlatarak içinizi karartmak istemem; ancak o Süryani çocukların okul dağıldıktan sonraki ellerine ayakkabılarını alarak dayaktan kurtulmak için son sürat kaçışlarını hiçbir zaman unutup hazmedemedim. Yakalandıklarında dayak yiyorlardı. Eskisaraylı çocuklardan başka arkadaşları yoktu; bizler de onlara yardım edememenin ızdırabını yaşıyorduk. O cahillere göre,  “Gâvurlara yardım etmek ve onlarla konuşmak da gâvurluktu”(!)  Kimse idareye şikayette bulunamıyor, korkumuzdan sesimizi çıkaramıyorduk!…          Bahriye Hoca Başöğretmen Abdulkadir Beyin eşiydi, o zamanın şartlarına göre ikisi de oldukça donanımlıydı. Beni 4. Sınıfın ikinci yarısına kadar okutan bu hanımı ikinci annem gibi algılayıp, nasihatlerini hep kulağıma küpe yaptım. İlkokul sonrası yıllarda gerek eğitim,  gerekse de sosyo-ekonomik ve kültürel yaşamımdaki kayda değer bir başarım varsa, hep o yıllarda oluşturduğum karakter ve yaşam anlayışım sayesinde olmuştur.        Şehir ve çevresinde Trahom, Kızıl, Kızamık ve Tatarcık sineğinin oluşturduğu Şark Çıbanı hastalıkları oldukça yaygındı; bunu temel nedeni hijyen olmayan ortam ve yeterince sağlık ekipmanının olmayışındandı. Şehirde bir iki doktor ve hemşire, adına hastane denilen sağlık kabini bile sayılamayacak üç dört odalı bir ev, bir de Tekel Hanı’na yakın eski belediye binasının altında Trahom Savaş dispanseri vardı.  Genellikle yaz günleri güneşin ilk ışıklarıyla  beraber “ gözü kan çanağına dönmüş” olanlar ve bazen yüzlerce hasta dispanserin önünde sıraya girerdi. Hastaların gözüne iki damla steril ve koruyucu ilaç veya biraz göz merhemi konulmaktaydı. O yıllarda Trahomdan gözlerini kaybeden yüzlerce hemşerimiz olmuştu, bu nedenle yörede “Besni’nin topalı, Adıyaman’ın körü, Malatya’nın keli“ tekerlemesi oldukça meşhurdur.      Birinci sınıfta göz taraması sonucunda sınıfın tamamı trahomlu çıkmıştı; o yıllarda Adıyaman’da çalışan Malatyalı göz hekimi Dr. Ziya Aykut bizleri sınıflar halinde polikliniğe alarak, bayıltmadan neşterle göz kapaklarımızdaki trahomu kazıyıp temizlemişti. Yaptığı işlem çok riskli olmakla beraber, o tarihten sonra bir daha gözlerim ağrımadı.     Adıyaman Vilayet olduğunda 10 yaşımdaydım.  Bir yıl sonra biz 4. sınıftayken Vilayete atanan Vali, Vali Yardımcısı,  müdür ve memurların çocuklarını trahomlu çocuklardan ayırmak için alelacele bir ilkokul yapımı arayışına geçildi. Okul yeri olarak Eskisaray belirlenip,  inşaata başlarken bütün çocuklar yeniden  trahom taramasından geçirilerek  salim (sağlam) olanlarımızı  şimdiki okulun arkasındaki  Geno (Gani Toprak) ‘nun toprak evine taşıyarak, Bir Aralık  ilkokulunu  orada açtılar. Ben de Adıyamanlı az sayıdaki sağlam çocuklar arasındaydım. Ancak Bahriye hocadan ayrılışımız pek de kolay olmadı. Ağıt alayı gibi bizler yeni okulun yolunu tutarken; hocamız, kuzularını kurda kaptırmış anaç koyun gibi arkamızdan ağlıyordu… Biz Eskisaraylı çocukların, tek tesellisi vardı, mahallemizdeki okulda okumak. Yeni okula geçebilen az sayıdaki köylü ve Süryani çocukları da oldukça şanslıydı; çünkü kocamış çocukların yol kesme ve dayağından kurtulmuşlardı. Daha sonra Süryani çocukların tamamı Bir Aralık ilkokuluna nakledildi. O toprak evde ilkokul diplomamı aldım. Sonraki yıllarda İstanbul’da okuyacağım Üniversiteye kayıt yaptırdığım gün kampüsdeki görkemli binalara bakarken, gözlerimin önüne o toprak ev(okul) gelip gözlerim nemlenerek Rabbime şükrettim.            Süryanilerin akıbetine gelince, 70’li yıllardaki Kıbrıs olaylarından sanki olanların da payları varmış gibi bazı pravakotörler halkın küçük bir bölümünü onlara karşı kışkırtıp cephe aldırdı. Bunun sonucu baskılara dayanamayan Süryaniler ev, bahçe ve dükkânlarını bedelin altında satarak İstanbul’a göç etmek zorunda kaldılar. O günden sonra hep merak etmişimdir:  “Halkı kışkırtan pravakotörler, ilkokulda o çocukları kıstırıp döven kaçıklar mıydı acaba?” diye çok düşündüm!  Sonraki yıllarda İstanbul’da karşılaştığım o Süryani çocukların pek çoğu iş güç sahibi hatta işveren olmuşlardı. Hiç kimseye kızgın ve küskünlükleri yoktu;  beni  bir akraba gibi bağırlarına  basarak  gönüllerini  açtılar; eski günleri yad ederek, uzun sohbetlerle Adıyaman hasretlerini gidermeye çalıştı.

Cevapla

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar işaretlenmelidir *

*

%d blogcu bunu beğendi: